Önder APO’ya: Ateşin gerçeğini anlamak için seni izleyeceğiz

0

‘Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum. Yaşamı ve insanları çok sevdiğim için bu eylemi gerçekleştirmek istiyorum.’

Bunları söylemeden önce mutlaka uzun huzurlu, susmuştun. Yüzyıllarca süren bir sessizliğin anlamını çözmek ister gibi, susmuştun. Bu sözlerinin altında, yine onlara ilişkin başka bir sessizlik vardı ki bize uzaktır. Yüzyıllardır ulaşmaya çalıştığımız bir derinlikten ilk kez, işte böylece, topraklarımıza benzeyen bazı sesleri şimdi sende duyabildik. Yine de, anlamakta güçlük çekiyorduk; gül renkli bir gözkapağı olup açılan sözlerinin altındaki sessizliğin ne anlama geldiğini anlamaya çalıştık.
Sessizlik, büyük ayrılıkların, büyük uzaklıkların diliydi. Bunları söylemeden önceki sessizliğinin altında hangi bilgelik, anlaşılmamış derinlik gizliydi? Evet, senin sessizliğinde ölüme benzeyen bir yan varsa eğer, mutlaka öldürmeye benzeyen bir yan da vardı. Yaşamdan söz ederkenki, güzelliğinin altında, anlamakta güçlük çektiğimiz başka bir şey vardı.

Sana işte, büyük sessizliği hakketmiş bir güzellik olan sana; rüzgâra karışmış olan, toprağa ve bu suretle canımıza karışmış olan sana, bir öykü anlattık.
“Sybill”, kimin öyküsüydü? Tam hatırlayamıyorduk. Bir Grek miti miydi? Ne olursa olsun, Sybill’in öyküsünde sana ilişkin bir yan vardı.

İşte:
Çok güzel bir kızdı Sybill. Yalnızca güzellikler için yetenekli gözlere sahip insanlar değil, aynı zamanda tanrılar da Sybill’in müthiş güzelliğine hayran kaldılar. Ve hem güzelliği görmeye vergili gözlere sahip insanlar, hem de tanrılar, böylesine bir güzelliği ödüllendirmek amacıyla, Sybill’e ölümsüzlük bağışladılar. Ve onu sonsuza kadar hiç yaşlanmadan yaşayacağı bir cam fanusun içine yerleştirerek, güzellikler için yetenekli gözlere sahip olanların görebileceği bir yere koydular. Yüzyıllarca herkes gelip bu güzelliği büyülenerek, büyük bir hayranlıkla seyretti. Ancak bir gün, güzellik için duyarlı yüreğe sahip olanlardan biri, Sybill’in neler hissettiğini anlamak isteğiyle, fanusun kapağını açtı. Ve ona sordu: “Sybill”, dedi, “bir isteğin var mı?”
“Tek bir isteğim var”, dedi Sybill. “Ölmek istiyorum.”

Bir güzelliğe ölümsüzlük bağışlanabilir mi? Yoksa güzelliğin büyüsü onun ölümlü olmasında mıdır? Veya; bir güzelliğin kendisini ölümsüz kılması ne demektir? Bir güzelliğin hangi koşullar altında tek isteği ölüm olabilir?
Bütün sözlerimizin altında gerçekte var olan büyük sessizliğin anlamı nedir? Bizler, özgürlüğümüzün ifade biçimleri olarak başka hangi simgeleri edinebiliriz? Var olma savaşının bu kadar çapraşık biçimlerinde, ölümün yaşamla örtüştüğü, iç içe geçtiği dünyamızda, kendi öz davranışlarımızı tam olarak anlayabilir miyiz?
“Yaşam iddiam çok büyük. Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum. Yaşamı ve insanları çok sevdiğim için bu eylemi gerçekleştirmek istiyorum.”

Yine bir Kürt öyküsünden duymuş olmamız gerekiyordu. Gözlerine vurulan aşığına, gözlerini çıkararak ak fincanlarda sunan o masal kızının davranışı geliyordu aklımıza. İşte sen de, bir bakış gibi sundun kendini; kendini bir aşka açtın. O zaman hatırladık ki, Ruben Galuci’nin kurşuna dizilmeden önce söylediği sözlerin altındaki sessizliği açtın.

“Öldüğümü duyduğunda adımı söyleme
Söyleme adımın on bir harfini

Gözlerimden uyku akıyor
Sevdim
Ve hakettim sessizliği…”

Söz bir örtüydü ve onun altındaki belirsizlikte, senin eylemin duruyordu. Kavuşma şarkılarına mezar olmuş göğüslerimiz, işte senin ateşten cevabınla açıldı. Ateşten bir göğüs olarak açıldın; göğsünde “muhayyel Kürdistan”a, yani hepimizin düşüne bir kapı açtın. Hepimiz, ülkenin bu ateşten kapısına yüzümüzü ve yürüyüşümüzü dönerek, göğsünün alev kanatları arasından gireceğiz. Artık kavuşma günlerinden söz edebiliriz; artık konuşmadan da, örttükleri uzun sessizliğin etkisiyle sabah sisleri gibi uçup giden sözleri kullanmadan da, yüzyıllardır sağırlaşmış yüreklerin, bizi duyup anlamalarını sağlayabiliriz. Taş kesilmiş dillerin toprağa ve gökyüzüne benzeyen bazı yeni, güzel, bize dair, ak elmastan sözler söylemesini sağlayabiliriz.

Bizi işte, büyük sessizlik içinden yeniden doğurdun.

Dersim’de yangınlar arayışındaki o rüzgâra karıştığı için, adını söylemeksizin de, seni anabiliriz. Evet, sağırlaşmış yüreklerimiz duydu şimdi. Evet, ülkemizin dağlarında, vadilerinde, savurmak için yangından saçlar arayan o rüzgâr senin sesindir ki ona karışıp dağıldın; bu topraklar senin gözlerindir, ki bire bin veren bereketli buğday taneleri olup karıştın. Değil mi ki bizi yeniden doğurdun artık, hepimiz şimdi büyük kavuşmadan söz edebiliriz. Evet, sesin ulaştı bize; çağrını anlayabiliriz. Işığın ulaştı bize, ateşini tanıdık işte. Evet, bu sensin; adını söylemeksizin de, yürüyüş şarkısını birbirimize duyurabiliriz.

Bizi yeniden doğurdun. Ve sözlerinin altındaki derin sessizlikle bu son şarkını söyledin:
“Yaşam iddiam çok büyük. Yaşam iddiam çok büyük. Anlamlı bir yaşamın ve büyük bir eylemin sahibi olmak istiyorum. Yaşamı ve insanları çok sevdiğim için bu eylemi gerçekleştirmek istiyorum.”
İşte bu şarkının acısıyla, Mareşal ağlamaya başlıyor. Onun kâbusunda katlettiği milyonlarca canımız yeniden diriliyor. Mareşal, bu şarkınla gelişecek bütün şarkılarımızla, oturup kendi eseri olan Kürdistan’daki bütün toplu mezarların başında bir bir ağlayacak. Bize ve bütün kardeşlerimize durmaksızın sevinç veren şarkın, onun ağıdı olacak. İşte, gözyaşlarına boğuluyor Mareşal. Biz artık biliyoruz ki o, senin şarkını duyarken, sadece intikam eylemlerinde öldürdüğümüz cellâtlarına değil; yüzyıllardır katlettirdiği kadınlarımıza, çocuklarımıza da ağlamaktadır.

Topraklarımıza ve onun üstünde hepimizin nefesi olan rüzgâra karışan adınla, güzelliğin hepimizi çekiyor. Artık hepimiz büyük sevinçten, büyük kavuşmadan söz edebiliriz. Bütün sözlerimizin altında yüzyıllardır duran ve unutuşa benzeyen o sessizlik, demek ki, senin bu son şarkındı. Onu duyduk ve artık anlayabiliriz: Bu bir kavuşma şarkısıdır. Bunun için yürüyeceğiz. Belki bazı sözlerin anlamı, senin ışığında artık gün yüzüne çıkabilir.
Bir Hint öyküsü olmalıydı, şimdi hatırlıyoruz. Dördüncü kelebeğin güzelliğinden sözediyoruz; ki senin güzelliğine denktir. İşte; dört kelebek ateşin gerçekte ne olduğunu anlamaya karar verirler. İlk kelebek ateşin uzağından geçip gelir ve şöyle der: “Ateş, aydınlatan bir şeydir.” Bu gerçeğin tam bilgisi değildir ve ikinci kelebek ateşe biraz daha yaklaşıp döner ve anlatır: “Ateş, ısıtan bir şeydir.” Bu da gerçeği anlatmak için eksiktir ve üçüncü kelebek ateşe iyice yaklaşır, alevler kanatlarını yalayıp geçer. Geldiğinde, “işte ateşin gerçek bilgisi” der, “ateş yakıcı bir şeydir”. Dördüncü kelebek bununla yetinmez. Ateşin çevresinde dolanır, döner, kavrulur ve birdenbire ateşin içine dalarak, bir an parladıktan sonra alevlerin içinde görünmez olup gider. Ateşin gerçek bilgisini anlayan tek kelebektir o, ancak bunu artık diğerlerine anlatacak durumda değildir.

İçimizde ateşin gerçek bilgisine varan sen oldun. Biz de, ateşin gerçeğini anlamak için seni izleyeceğiz. “Ateş”, diyeceğiz, “güzel ateş, yak bizi. Bize hayatı anlat…”

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.